bir şiir, Tanrı'nın caddelerinde Lady Godiva gibi çırılçıplak dolaştığı bir şehirdir...
PROPHET
Arise, O prophet, hark and see,
Be filled with utter My demands,
And, going over Land and Sea,
Burn with your Word the humane hearts
Alexander Sergeyevich Pushkin
PİÇ
Herkes ağzının sokaklarında piç bir çocuğu dolaştırır...
Ve kimse aramaz ve sormaz...
Bunların hangisi benim kızım?
Hangisi benim oğlum?
Soruyorum önce kendime sonra size; hangisi?
Bu meydanlarda her gün biri katledilmektedir...
Gözlerimin önünde insanlar can çekişmektedir...
Bakışlarında özlem taşıyanlar;
Şehrin duvarlarını ne kadar ıslatırsa ıslatsın;
Kimsenin aklına gelmiyor...
Bir soruyu sormak,
Bir itirafta bulunmak...
Bütün söylemler çocukluk yıllarında oynanan bir evcilik oyunu...
Ama insanlar hala neden bir kamyonete kum doldurmaya çalışıyor?
Bu oyunda niçin mızıkçılık yapma hakkım yok benim?
Niye silahlardan kan damlıyor?
Bu duruma kimsenin ses çıkarmaması neden?
Mağazanın vitrininde, genç kızın tabağında...
Senin ellerinde, ahalinin ceplerinde...
Benim pabuçlarımda...
Ne idüğü belirsiz bir veledin ne işi var?
Galiba gitmem gerekiyor...
Çocuklarım var benim buna eminim...
Bir soruyu sorma cesaretim var...
Benden olduğuna inandığım bu çocukları nerede bulurum?
Emin değilim…
Unutmamak gerekir...
İncir ağaçları hep sadık olagelmiştir...
Zaman-mekân doğrulduğunda bize incir sunar...
Belki portakal çiçeklerinin kokusunu da gelir ardından...
Ama trajik olan şudur:
Piçler ırza geçmeye devam edecek...
Muhakkak...
Sormayan, aramayan, bul-ma-ya çalışmayanlar...
Çalışmayanlar ne ola?
Onların bile bilmediği piçleri sokaklarda yol ala...
*Optikçide aynalar üzerinde dolaşırken kaleme alınmıştır…
Asım-18.08.09
Bekletme
Uyanınca doğuda yıkılır batının tüm mitosları…
Çağdaş coğrafyalarda çobanlar; Ne demokrasi ne de insan hakları hükümdarı olur...
Gözleri altından ve gümüşten İspanyol gemileri Latin Amerika kıyılarına uğramaz...…
İnkalar ve Mayalar güneşe kurban vermeyi bırakır; kendi dilleriyle bizimle konuşur...
Zapatistalar, dağlarda siville dansa koyulur… Günlerce şarap akar Mexico City’e zirvelerden...
Yardımcı komutan Marcos çıkarır maskesini… Yakar piposunu, gözleriyle selam verir...
Küba’dan Che Guevara’nın çığlığı işitilir: İçimizde öz-gürlük; dışımızda öz-gül-lük...
Uyanınca doğuda devrilir batının tüm yapıları...
Çağdaş coğrafyalarda hamile kadınlar; betondan ve mermerden çocuklarını düşürür...
Gökdelenler, binalar, kuleler toprakla buluşur, tohumla konuşur, su ile sevişir...
Makinelere tutsak fabrika işçileri işlerini bırakır, karısı ve çocuklarıyla eve döner...
Sanayi devrimi olmamış gibi; ne varsa insana dair; içimizi öper koklar...
Aşklarımız, çiçeklerimiz, kitaplarımız eski sandıklardan çıka-gelir yanı başımıza...
Ve kalbimizde ılık ılık papatya çayları kaynamaktadır küçük kızın muhabbetiyle...
Artık uyanılmıştır uykudan...
Fincanlarda bir ölümün köpüğü kalmıştır… Herkeste bir korku telaş...
İhtilaller sona ermiş ama meydanlarda insanlar ateşle oynamaktadır...
Lanetlenmiş düşler hala peşimizde bizi bırakmamaktadır...
İzmaritlerle doludur kalbimizin sokakları şişeler üzerinde yürürken...
Zin’i düşlemektedir mum ışığında Mem… Mum tükenir, Mem tükenir...
Bir dirilişin notalarıdır ağzımdan dökülen...
Söylenir, söylenir, söylenir, söylenir...
—Nerdesin?
—Burda mısın?
—Orda mısın?
—Zorda mısın?
— Bekletme gel ne olur...
Asım-23.07.09
Zamanı Durdurmalı
Çok şükür…
Nihayet zil çaldı…
İşte oğlanlar ve kızlar;
Kavrulan ve savrulan,
Bir o yana, bir bu yana…
Anlaşılan buralara ilklerin tohumu düşmedi…
Herkes saatini ayarlamaya devam etsin…
Benim saatim yok…
En son, en son baktığımda 03.18’di…
Ve görmek anlamını yitirdi…
Arada bakıyorum…
Hala 03.18…
Önceleri bir boya takımı bulmuştum…
Bir tane beyaz sayfam vardı sadece…
İyi kullanmalıydı…
Yazmalı, çizmeli, karalamalıydı…
İnce çizgilerden bir sen yaratmalıydı…
Hangisiyle başlamalı dersin?
Siyah, beyaz, mavi turuncu, sarı, yeşil…
Ben de bilmiyorum…
Ayak izlerini takip etsem iyi olacak…
Dışarıda, içerde bir yağmur… İplik iplik…
Benden yana bıraktıklarını silip götürüyor…
Hani anneler damlara yazmalarını serer de;
Bir deli rüzgâr savurur ya… Aynı o misal…
Babama emanet gelinlik kırmızıları da olmasa…
Ve bu sayfaya çamurdan bir topuk da dolmasa…
Gözlerin parmaklarıma dokunmasa…
Nasıl çizerdi bu eller yeşil?
Bu seslerde ne?
Neyse önemli değil…
Anın zembereği dağıldı…
Saat 03.18…
Çiziyorum… Çiziyorum…
Çizi/yorum…
Her kaş, her göz,
Her yanak, her dudak,
Her nokta, her kıvrım,
Her eğri, her doğru,
Her siyah, her beyaz…
Bir dönüştür sana…
Daha çok kendi iç dünyama…
Hiç kalbinin seyyahı oldun mu?
Kendine dönmeyi denedin mi?
İç’ine öz/gürlüğe…
Aslında bunların tam zamanı…
Biraz kâğıt, biraz mürekkep, biraz yorum…
Kendime çektiğim bir sürü yağmur damlası…
Soğuk… Üşüyorum…
Şu bisikletle gelen ıslak kız, belki beni de alır…
Ben bunu da çiziyorum…
Zannın bir sen çiziyorum…
Biliyorum…
Bir ben çiziyorum…
Asım-21.06.09
Zarifoğlu Heryerde, Biraz İçimizde
Susuz Yaz Filmi ve Totalitarizm
Özet
Film cumhuriyet sonrası dönemde Necati Cumalı tarafından kaleme alınmış, filmle aynı isme sahip kitabın bir uyarlamasıdır. Yazar taşrada özellikle köylerde yaşayan insanların sorunlarını avukat olması sebebiyle yakından gözlemleme şansı bulmuştur. Bu gözlemler daha sonraları kelimelere dökülüp yazın hayatına kendisi tarafından kazandırılacaktır.
Kitapta yer alan olaylar İzmir’in Urla ilçesine bağlı Bademler Köyünde geçmektedir. Burada yaşayan insanlar geçimini tarımdan elde ettikleriyle sağlamaktadır. Halkın hayatının bu bölgede devam etmesi toprağın onlara sebze-meyve gibi hayati ürünleri sunmasına bağılıdır. Ürünlerin yetişmesi yaz aylarında toprağın ancak sulanmasıyla mümkündür. Susuz yaz, bu köyde bütün tarlalara ulaşan suyun kaynağının bulunduğu tarla sahibi Hasan ve kardeşi Osman ile diğer köylüler arasında geçmektedir. Osman’ın hayali tarlasından
çıkan su ile daha fazla ürün elde etmek, diğer köylülere su vermeyerek onların tarlalarını mecburen satmalarını sağlamak ve çok büyük bir çiftlik kurmaktır. Yasal olarak suyun kendisine ait olduğunu ispatlayan Hasan suyun diğer tarlara dağılmasını sağlayan kanaların önüne set kurmuştur. Bunun üzerine köylü ile hasan arasında ciddi kavgalar, zararlar ve ölümler meydana gelmiştir.
İktisadi Bir Bakış
Sermaye ve Üretim Merkezlerinin tek elde toplanması:
1- Küçük ve orta seviyedeki birbirinden bağımsız üretim merkezlerinin yok edilmesi (esnaf vb. gibi)
2- Küçük ve orta seviyede bulunan insanların tekelci üretim merkezlerinden başka gidecek kapı bırakmaması
3- Küçük ve orta seviyede bulunan insanların bağımsız üretimden mahrum edilip mecburi tüketime itilmesi
Demektir. Bu bakımdan totaliter bir üretim-tüketim mekanizmasının varlığı kendisi haricindeki düzenleri yok ettiğinden faşizandır.
Sosyolojik Bir Bakış
İktisadi hayatın sosyal hayata yaptığı etki oldukça büyüktür. Totaliter bir ekonomik düzen totaliter bir sosyal hayatı meydana getirirken sosyal hayatın içersinde yer alan öğeleri de totaliter olarak tanzim eder. Bunun sonucunda;
1- Totaliter ekonomik düzene bağlı totaliter siyasi rejim
2- Farklılıkları kabul etmeyen yeni ideolojiler
3- Totaliter siyasi rejime bağlı olarak milliyetçilik
4- Tekelci düzeni benimsemiş tekelci fikre sahip insanlar
5- Farklılıkların ötekileştirilip marjinalleştirmesi
6- Fikirlerin, düzenlerin, insanların 1’e indirgenmesi aşamasında meydana gelen siyasi, ekonomik vb. krizler
7- Marjinal grupların merkeze itildikten sonra kendi özü olan tarihine, kültür ve medeniyet değerlerine yabancılaşması
8- Yabancılaşmanın vicdani ve ahlaki olmayan bir platformda tezahür etmesi ve sürdürülmesi sebebiyle olaylara karşı ahlaki ve vicadani bakımdan kayıtsız kalınır.
Asım-02.06.09
Bir Ömür Geçiyor
Ne heyecanlardı ama…
Ruh üflenmiş tahta sıralardı…
Pek bilmediğim, az bildiğim,
Hiç bilmediğim ilk konuşmalar…
Ne zaman dudaklarımızdan kaçsa kelimeler;
Yakalar koyardık arka cebimize…
Ne bekleyişlerdi ama…
Bizi ıslatmayan yağmurlar vardı…
Unuttuğum, şimdi aklıma gelen,
Hiç çıkmayan ilk dokunuşlar…
Ne zaman yüzümüz toprak olsa;
Temizlerdi, ellerini koyardı dizimize…
Ne çırpınışlardı ama…
Bağırsak da zaten kimse duymazdı…
Sözlerin bitip tükendiği,
Kör olduğum ilk susuşlar…
Ne zaman gökte bir kuş olsa;
Dolardı güneşin ışıkları içimize…
Ne zamanlardı ama…
Benim için deli çağlardı…
Sevdiğim, pek sevdiğim,
Çok sevdiğim ilk gençliğim…
Ne zaman bir yeşil görsek;
Tanrının resmini yapardık kalbimize…
Asım-28.05.09
Susuz
Doğu’da bir yerlerde…
Güneşin topraklarla öpüştüğü zamanlar…
Yollar sanki sac üstünde…
Cızır cızır…
Ayağımda emanet esemler…
Bağcıkları yok…
Topukları erimiş…
Etrafta ellerini açmış,
Kurudu kuruyasıca ağaçlar…
Sağından solundan
Demir çubuklarıyla desteklenmiş,
Artık altından sular akmayan,
Tarihi bir taş köprü…
Üzerinde raylar;
Sonsuza uzayıp giden…
Nasıldır kim bilir
Muhabbeti kara kurum trenle?
Evet, kara tren diyorum…
Hani şu aksak aksak giden,
Boğuk boğuk öksüren ihtiyarlar misali…
Bilgelik timsali…
Belki yıllardır hiç uğramadı buralara
Bizim ihtiyar…
Belki unuttu…
Belki de yerini daha yenileri aldı…
Ah raylar ah…
Hep bekleyişler…
Sen uzatmışsın kollarını sonsuza…
Hala aynı yerde…
Gün gibi, güneş gibi…
Kâinatta ne olmuş, ne bitmiş,
Hiç ama hiç aldırmadan…
Bak ne geldi aklıma şimdi…
Sahi ya…
Ben senden bir şey istesem;
Yapar mısın?
Ulaştırabilir misin beni de,
İstediğim yerlere?
Susuzluğumu giderebileceğim,
Memleketlere?
Asım-26.05.09
Gök Çizemeyen Ressam
Biliyorum biri var… Ayak sesleri geliyor…
-Hey oradaki?
-Ben mi?
-Ya… Evet sen…
Gel hadi gel…
Karadut ve incir topluyorum…
Yerde duran sepeti al da gel…
Dikkat et aman…
İncinmesin o narin ellerin…
Ah… Bu koku…
Ege mi?
Akdeniz mi?
Ben bilmiyorum… Nerlerin?
Belki yeşil gözlü dilberin…
Belki de beyaz süt incirlerin…
Tamam, avucum doldu…
Uzat yukarıya ellerin…
Hani? Bulamıyorum…
Benim parmak uçlarım gözlerim…
Yemiş koymak için parmakların izlerim…
Yok mu çizecek bu ağaca gizlerin?
Öyleyse eğer…
Kalsın avucundakiler… Onlar senin…
Daha yok söyleyecek sözlerim…
Asım-25.05.09
Kutlu Özgürlük
Sen vardın…
Ben vardım…
Varlığım varlığındı…
Ellerin ellerim…
Gözlerin gözlerim…
Kalbin kalbimdi…
Seninle başladı…
Seninle attı…
Benim için özgürlük;
Hayattı…
Vazgeçilmez bir tattı…
Dudaklarım titredi…
Ve konuştum…
Omzuna kondum…
Ve ötmeye başladım…
Bir kuştum…
Sordum... Sordum… Sordum…
Cevabın muştum…
Ve gittin…
Koştum… Koştum… Koştum…
Çoktan uçmuştun…
Ve cevapsız sorular…
Ne yapıyorsun?
Nerelerdesin?
Kimlerlesin?
Ne zaman geliyorsun?
Nasıl sizin oralar?
Arıyor musun?
Buldun mu?
Yoksa…
Unuttun mu?
Benim bildiğim sen…
Yok yok…
Unutmazsın sen…
Neden soruyorum ki?
İşarete gerek mi var?
Hala hayattayım…
Dedim ya varlığın;
Varlığım…
Bir gönül varsa;
Bir gönül daha var…
Gerisi ağyar…
*Ali Şeriati’ye ithafen kaleme alınmıştır…
Asım-22.05.09
Tut
Pencere açık…
Soğuk hava dolduruyor odayı…
Dışarıda kısık motor sesleri…
Ürkek kuş sevişmeleri…
Ve ağaçların hışırtısı…
Bir araba geçiyor yoldan…
Geçti…
Bir yaprak düşüyor dalından…
Düştü…
Pamuk ipliğiyle tutunmaya çalışıyorum…
Hayata…
Ve gözlerden düşüyor bir ömür…
Damla damla…
...
...
...
Önce…
Bir tavuğun peşinden koşuyorum…
Ayağım takılıyor taşlara, çalılara…
Düşüyorum…
Ayaklarım yara bere içinde…
Kaldırıyor biri beni…
Kollarım kanat tutmuş uçuyorum…
Tarlalarda konaklıyorum; ekinler arasında…
Islık çalıyor, gökyüzünü seyrediyor,
Susamışım…
Yaşamı bardak bardak içiyorum…
Gün olur, devran döner…
Aşkın vadilerinde bir seyyah…
Daha ilk gençlik zamanlarında…
Memleketin çınarlarını sular…
Ab-ı hayat içmiş gibi,
Köklerimizi salar en derinlere…
Ayak basmadığı yer kalmaz…
Semerkant’tan, Buhara’dan,
Maveraünnehir’den, Basra’dan,
Medine’den, Şam’dan Hicaz’dan…
Kervanlar kalkar samimiyet yüklü…
İstanbul’a, Viyana’ya,
Bosna’ya, Kurtuba’ya…
...
...
...
"şiirler vardır... tamamlanmamış bir beste, son sözünü söylememiş bir medeniyet gibi..."
Asım-21.05.09
Manifesto
Buldum… Buldum…
Ama kaybettiğim yeri sadece…
Ondan geriye kalan hatırladığım…
Sadece iyilikler var…
Mavi plastik leğende beni yıkayan kadın mesela…
Ellerime bakıyorum da…
Okuyamıyorum…
Daha zor geliyor kitabı okumaktan…
Gördüklerim var içersinde…
Yara bandı satan sokak çocukları…
Dünyanın illetini kola şişesinde;
İçine çeken gençler…
Küçük kalpler işte…
Küçük kalpler…
Kesik damarlarımızı sardıkları,
Acıları yüreklerine çektikleri sürece yerimize…
Devam ediyor hayat ve mücadele…
Güneş onlar üzerinden doğup,
Onlar üzerinden batıyor…
Küçük kalpler hatırına…
Bu ülkenin vicdanı durmuyor, atıyor…
Asım-17.05.09
Tanrı ile Konuşmalar
ben buradayım...
işte...
sandalyenin kırık bacağını tutuyorum hala...
kalbim biraz bulanık...
ama neyse atıyor...
hayatımda;
keskin inişler,çıkışlar...
biri kuşu kovalayışlar...
yakalayamayışlar...
ardından uzun uzun bakışlar var...
durmadı kalbim,durmuyor...
atıyor,atıyor...
dayanıyor...
ne cam kırılmaları,ne bebek ağlamaları...
ne annemin attığı tokat...
ne işlediğim cinayetler dokunuyor bana...
bir merhem bu yaraya gözlerinden...
bir bakış,kalbime bir dokunuş...
bir nefes yetecek...
ayaklarım beni dizlerinin dibine itecek...
Asım-15.05.09
Sanadır Sözlerim
gölzerimiz kayıp gidiyor anne, ötelerde bir yerlere..
gönüllere fer olan puslanmış fenerlere..
güneşim tükeniyor anne ...tükeniyor..
hala varsa bir ışık derinlerde en derinlerde..
uzak..
mor, kırmızı yeşil çizgilerden..
boya takımlarından, fetişlerden..
reklamlardan,tabelalardan..
posterlerden,afişlerden..
gazetelerden,dergilerden..
uzak..
fabrikalardan,makinelerden..
politikadan,ekonomiden..
önümüze çıkan duvarlardan..
binalardan,binalardan..
tanrının kalbimize dokunduğu;
topraktan,çiçeklerden...
gökyüzünden,bulutlardan,
güneştendir..
derelerden,ırmaklardan,
denizden,denizdendir..
bakarak yıkandığımız gözlerdendir...
Anne, varsa eğer bir güzel..
bizlerden,bizlerdendir..
Asım-10.05.09
Nasıl Görmek İstiyorsan..
Kalbinden Öpülesi Adamsın Sen Tarık Abi...Öpüldün..
ne olur gidelim..
akıtılan gözyaşlarını yerlerden toplayarak gidelim..
Kaybettim...
Çocukluk sevinçlerimi başka yerde bulurdum ben. Nadiren, pek nadiren baba ocağından kaçıp uzaklaştığımda…
O günlerden bana kalan en güzel anılar mı? Üst üste üç yaz tatilinde dedem ve anneannemle dağların tepesindeki bir köye gitmiştik; memlekette Kanatbakış dedikleri, asıl adı Basküs Kanalı olan o büyüleyici yere yakın sayılırdı.
Her sabah uyanır uyanmaz, dedemle tabana kuvvet zirveye tırmanırdık. Yanımıza sadece yürümek için değnekler ve açlığımızı bastırmak için meyveler, çörekler alırdık.
İki saat tırmandıktan sonra bir çoban kulübesine varırdık; Romalılar zamanında yapıldığını söylerlerdi, ama eskiçağın güzelliğinin zerresi yoktu onda; kaba taşlardan yapılmış bir sığınaktı sadece, kapısı da o kadar alçaktı ki, on yaşımda olmama rağmen ben bile içeri eğilerek girerdim. İçeride minderi patlamış, ayakları sallanan bir iskemle ve keskin bir keçi kokusu vardı. Ama bana göre burası bir saray, bir krallıktı. Oraya varmamızla yerleşmem bir olurdu; dedem dışarıda iki eliyle değneğine ağırlığını vererek yüksek bir taşın üzerine otururdu. Beni de rüyalarımla baş başa bırakırdı. Nasıl da sarhoşlardım Tanrım, bulutların üzerinde salınırdım, dünyanın efendisi olurdum, içim evrenin en yakıcı sevinçleriyle dolardı.
Yaz bitip tekrar dünya yüzüne inerken mutluluğumu yukarıda, o kulübede bırakırdım. O kocaman evimizde geceleyin etrafımda halılar, oymalı kılıçlar, Osmanlı ibrikleri, üstümde işlemeli örtülerle yatarken tek hayalim o çoban kulübesi olurdu. Zaten bugün hala, hayatımın öbür kıyısı, çocukluğumun toprakları rüyama girdiğinde hep o kulübeyi görürdüm.
Dediğim gibi oraya, üç kez gittim. On, on bir, on iki yaşımdayken. Sonra büyü bozuldu. Dedemin birtakım sağlık sorunları çıktı, uzun tırmanışlardan vazgeçmesine salık verdiler. Oysa arasına tek bir gümüş tel düşmemiş kapkara saçları, daha da kara, diken diken bıyığıyla bana çok güçlü görünüyordu. Ama o bir dedeydi, haylazlıklarımız artık ona iyi gelmiyordu. Yazlığımızı değiştirmek zorunda kaldık. Yüzme havuzlu, kumarhaneli, danslı eğlenceleri olan güzel otellere gider olduk, ama ben çocukluğumun krallığını kaybetmiştim.
Doğu'nun Limanları,Amin Maalouf-05.05.09
Küçük Ağaç
Hayalini kurduğunuz uzak ülkenin tanrıçaları...
Biliyorum...
Gökyüzünün ipleri ellerinizde...
Siz boyuyorsunuz...
Yeryüzünde ağaçları, yaprakları…
Semada güneşi, bulutları…
Görmüyorsunuz…
Benle toprağın…
Su ile güneşin kurduğu ünsiyeti...
Ötelerde yaptığımız danslı münasebeti...
Anlamıyorsunuz…
Bilge çerokinin fidanla…
Nehirle konuşmasını…
Düşen bir gazele…
Üşüyen üzüme olan yasını…
Üzerimde fırça darbeleri…
Biraz acı...
Götürün artık buralardan…
Filiz vermeyen küçük ağacı…
Asım-22.04.09
İsmet ÖZEL-Yaşamak Umrumdadır
. -
ben değilim
bu ben değilim galiba...
hani şu dik başlı...
salnını salını yürüyen sokak ortasında...
gözleri asılı kalan ışıltılı camekanlarda...
kaldırımlara basın pembe potinlerde...
cafe yudumlayan insancıklarda...
hani şu yeni bir boyut ihtiyacı olan...
ben değilim sanki...
kim bu yeni...
kim bu yeniler...
nerde insanlar...
hep şekil...hep şekil...
neden gülemiyorum...
niye hep tebessüm etmeye çalışan bir surat çiziyorum...
çeyrek ekmek somunun tadını hangi dünyada unuttum...
kırmızı bir çayla olan muhabbetim artık demlenmiyor...
sigara da küstü galiba bana...
bu ben değilim sanırım...
kim bu modern çocuk...
bu ben değilim...
eminim...
Asım-06.03.09
Batı’nın düşünce tarihi akılla naklin mücadelesi tarihi
Şato kiliseye dayanıyordu, kilise nass’a. Batı’nın düşünce tarihi akılla naklin mücadelesi tarihi. Nakil, imtiyazların kalesiydi. Üçüncü sınıf, bu asırlık kaleyi aklın dinamitiyle tahrip etmedikçe hürriyete kavuşamazdı. Hıristiyanlık, eski toprak köleleri için karanlık bir mahpesti, maddecilik vaat edilen toprak; din zilletti, dinsizlik haysiyet.
Burjuvazi iktidara geçer geçmez kiliseyle nikah tazeledi; kiliseyle yani nass’la. İmtiyazlarını koruyacak bir hisardı nass. Şimdi, aklın bayrağını omuzlamak yeni bir içtimai sınıfa düşüyordu, en yoksul, en kalabalık sınıfa.
Mekanist maddecilik, yükselen burjuvazinin kavga silahıydı; diyalektik materyalizm dördüncü sınıfın kavga silahı oldu. Birincinin görevi feodaliteyi yıkmaktı, ikincinin kapitalizmi. Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur din, tesanüttür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır. Hegel belki haklı: tarih tezatlar içinde gelişir. Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik batılın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğu’nda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.
Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hıristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli, Osmanlı’yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani etnik bir toz haline getirmek.
Bir kelimeyle: dinsizlik, Batı’nın yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meşumdur; onlar için ilerleyiş, bizim için çözülüş ifade eder.
Cemil MERİÇ
Çağın Dini Hümanizm
Yürekten inanıyorum ki geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır, yani insanın bütününe saygı; hayat ahlaki bir değer taşıyacak, kutsileştirilecek yüceltilecek.
Yarının başlıca kanunu güzelim insanlığa özen göstermek. Belli bir şekle bürünmeyecek bu inanç, hizipler ve tarikatlar gibi kimseye kapalı olmayacak. Akıldan başka kılavuz tanımayan, gizli remizleri, tapınakları, rahipleri bulunmayan, kiliseler dışı dünyada gönlünce yasayan geniş ve hür ilim.. iste insanlığı kanatlandıracak biricik inanç"
(Renan, İlmin Geleceği)
İmanını kaybeden bir çağın dini. Sözünü dinletmek isteyen her felsefe bu kaftana bürünmek zorunda. Marksizm’den egzistansiyalizme kadar Avrupa’nın tüm düşünce akımları hümanist. Kavramdan çok kılıf; kelime değil bukalemun: demokrasi gibi, sosyalizm gibi. Hümanizm genç bir kavram, bati dillerini 1850'den sonra fethetmiş. Ama müstağriplerimiz hemen benimsemiş kelimeyi, onlara göre Yunus'lar, Mevlana'lar, Hacı Bektaş Veli'ler su katılmamış birer hümanist. Hümanizm nedir, kimsenin tarife yanaştığı yok.(1)
Kelimenin iki ayrı manası var : 1) Antikite hayranlığı. 16. asır Avrupası için bir kaçış, bir meçhulü arayıştı hümanizm. Bir egzotizm, bir yeni boyut ihtiyacı. Kilisenin yasaklarından kurtulmak isteyen Orta Çağ insanı Eski Çağ edebiyatlarına kaçtı. Ferdi cemaat içinde eritmeyen paganizm, hürriyetti, direnişti. Nas'ların çelik korsasından kurtulup kilisenin duvarları dışına fırlamak hem cazip hem de tehlikesizdi. Kendi mazisine sığınıyordu batı; manevi mirasını yeni baştan inceliyor, o metruk hazineden el değmemiş mücevherler derliyordu. Antikite hem kendisiydi hem başkası. İnsan Hıristiyanlığın posalaştıramadığı bir düşünceyle yakından temas ediyordu. Vesayetten kurtuluşdu bu, kendi kanatları ile uçmak arzusuydu. Açıktan açığa bir isyan değildi şüphesiz, çünkü Hıristiyanlık, greko latin kültürü ile hiçbir zaman göbek bağlarını koparmamıştı. Fakat nas'ların korkuluğundan atlayarak putperest dünyanın şiir ve düşünce bahçelerine açılmak yine de tehlikeliydi. Ne olursa olsun Avrupa, zincirlerini kırmak, rüştünü ispat etmek, horlanan haysiyetini kurtarmak zorundaydı. Böylece batı aydını çeşitli tahriflerle tanınmaz hale gelen Hıristiyanlığı bir yana bırakacak ve giderek kendi kendini tanrılaştıracaktır.
Filhakika hümanizmin ikinci manası insanlık dinidir.Kilisenin abesleriyle bunalan serazad zekalardan kimi, "tabiatta tanrı yoktur, tanrıyı yaratan insandır. Toplum kendi değerlerini gök kubbeye aksettirmiş, beşeriyi ilahileştirmiştir", dedi; kimi, "insanlığı kurtaracak tek kılavuz ilimdir"; ne Rab ne ibad. İnsanın yabancılaşmasıydı din, bir çeşit afyondu. Geçen asrın düşünce fatihleri Promete'yi bayraklaştırırlar, "bütün tanrılardan iğreniyorum" diyen Promete'yi. iyi ama Promete'nin iğrendiği tanrılar karanlık bir çağın kan dökücüsü, habis, zenperest mabudları değil mi?
Hümanizm, Avrupalı için kaybettiği dinlerin, yıktığı inançların yerini alan bir put. Hümanizm bir aydın hastalığı ama kimse bu izmin hudutlarını çizemiyor. Diyorlar ki hümanizm, insanı mükemmelleştirmek, varabileceği en yüksek irtifaa yükseltmek yani gerçek insan, kamil insan yapmak. Yalnız örnek kim olacak? Sokrat mı, Vinci mi, Erasmus mu, Goethe mi? Nietzsche'nin ideali insan-üstü idi; yakın tarihin kanlı tacidarları bu rüyanın ne kadar tehlikeli olduğunu ispat ettiler. Carlyle'in kahramanlarına gelince onlar da mazide yasayan veya yaşandığı farz edilen birer gerçek veya tecrid. Hümanizm insanın tanrılaştırılmasıymış, hangi insanın, feylesofun mu, kozmonotun mu, yığının mı? Hümanizm, saltanatının sarsıldığını anlayan kilisenin de bayrağı. Gerçek hümanist biziz diyen Pierre l'Hermite'lerin, Ignace de Loyola'ların torunları kanlı pençelerine ipek eldivenler geçirerek insanoğlunu kardeşliğe çağırıyor.
Katolik bir tarihçi, "Hıristiyan hümanizmi, yunanlıların dini ideali ile İncil arasındaki kaynaşmanın eseridir, diyor; Yunan felsefesi Latin hukuk anlayışı ve judeo kretien teoloji aynı potaya döküldü, bu haritadan çıkan ana mefhum: insanoğlunun değeridir". (Grouset)
Ya İslamiyet? Hümanizm putperest sanata karşı duyulan hayranlıksa Müslüman dünya böyle bir muhabbetten habersiz yaşamıştır. Çölde doğan İslamiyet, yunan şiirinin çılgın ve günahkar cazibesine kapalıydı. Sirenlerin şarkısını engin denizlere açılmayanlar duyamazlardı ki. İslamiyet Yunan ve Roma'dan düşünceyi almıştı, besleyici unsurları varlığına katmış, posayı bırakmıştı geriye. Unutmayalım ki karanlıklar içinde bocalayan Avrupa'ya antik çağın en büyük dahisini, Aristo'yu İslamlar tanıtmıştır, yani batı hümanizminin ana kaynaklarının biri İslamiyet’tir. Ne var ki İslam’ı Homeros da ilgilendirmemiştir, Virjil de. Cahız (772-870) için dünya şiiri Yedi Aşkı şairleriyle
başlar. İslam yunan ve Latin sanatına niçin dönecekti? Ne dilde ne zevklerde ortaklık söz konusuydu.
Rönesans hümanistlerinin çağdaş hümanizm üzerinde etkisi nedir? başka bir deyişle, bir Feurbach'in, bir Renan'in, bir Marx’ın dikkatini insanoğlunun muhteşem
kaderine, eşsiz değerine kanatlandıran Rönesansın metin aktarıcıları mı olmuş? Onlar olmasa Comte insanlık Dinini kuramayacak mıydı? Bilemeyiz. Biz Rönesansı yaşamadığımız için mi hümanist olamadık? Evvela Rönesans tarihi bir gerçekten çok bir İtalyan miti. Düşüncede yeniden doğuş ve atlayış olmaz. İslamiyet’te kilisede yok, Allah'la kul arasında herhangi bir aracı da. İslam düşüncesi hangi baskıya karşı direnecek, bağımsızlığını kime ispat edecekti?
Hümanizm insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir. "Humanités" edeb, efendilik, nefse hakimiyet, mukaddese saygı ise İslamiyet ve bilhassa tasavvuf "humanités" nin ta kendisi. İnsan yalnız İslamiyet’te eşref-i mahlukattır. Bir yanıyla balçık, bir yanıyla tanrı. Feyzi Hindi'nin meşhur beyiti ile çerçevelediği muhteşem varlık:
Haki, eğer bezulmeti hesdi mukayyedi, Arşı, eğer benur-i ilahi münevveri.
(1)Şemsettin Sami, "insaniyete muhabbet" diyor (Kamus-u fransevi). İsmail Fenni, "devr-i teceddüd üdebasının yani elsine ve edebiyat-i atika tarafdarınının mezhebi..beşeriyete ibadet mezhebi" (Lügatçe-i felsefe) (yazarlarımıza sorsak).. Bu izm "dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü örtbas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesi" Kemal Tahir'e göre. Ergün Göze için, "insan ruhunu metafizik kaynaklardan koparan ve bu sebeple insanı vücuduna irca eden zavallı bir sistem..son aşaması: makineleşen insan". (Bu keşmekeş nereden geliyor. Önce kelimenin kendisinden. Kemal Tahir hümanizm ile hümanitarizmi birbirine karıştırmıştır.)